TAKMA(MA)LISIN

19.07.2017 Çarşamba - 15:07

Yağmurlu bir gündearabanla kırmızı ışıkta durduğun bir andır. O ana kadarpsikolojik durumun renksizdir, yani ne iyi ne kötü. Öylesine işte; ne mutlu ne de mutsuz bir ruh halin vardır. Birden o yağmur bulutları arasından bir anlığına güneşin ışıkları doğar. Aslında çok soğuk bir gündür ve arabanda kaloriferler sonuna kadar açıktır. Dışarıda oluşan o ani güzellik ve sıcacık kalorifer, konforlu koltuğunda keyifli bir arkaya yaslanış, birdenbire içine müthiş bir yaşama keyfi ve mutluluk vermiştir. En sevdiğin şarkı da işin kreması. Mutluluğun doruğunda hissedersin kendini ve en güzel zamanların, en güzel aşkların, bir film şeridi gibi akar beyininde.Gökyüzü,  beyininden yayılan dalgaların  kocaman üç boyutlu sahnesi haline gelmiştir. Tam da bu harika filme konsantre olmuşken acı bir siren sesiyle irkilirsin bazan ve uyanırsın tatlı rüyandan. Yanıbaşında bir ambulans acı sirenleriyle yolun açılmasını beklemektedir. O kısa saniyeler içinde bambaşka bir dünyaya gidersin aniden ve bir filozof olursun, tabi eğer duyarlıysan!. Sanki bir kara delik seni yutmuş ve saniyeler içinde  sonsuz evrenin bir ucundan diğer ucuna geçmiş gibi hissedersin kendini. Hemen bir metre dibindehüzünün  ve acının doruğu yaşanırken sen arabanda mutluluğun doruğunu yaşıyorsun. Utanırsın kendinden, bu adaletsizlik dersin, belki de isyan edersin.Mutlulukdan korktuğunu hatırlarsın yeniden. Çünkü mutluluğun bir bedeli olduğunu düşünmüşsündür hep. Sonsuz mutluluk ya da hep mutluluk olmadığını bilecek kadar olgunlaştırmıştır hayat seni. Mutluluk masasının hesabının parayla değil, acıyla ödeneceğini de öğretmiştir hayat sana. Duyguların üşümeye başlamıştır, yaşamın üşümeye başlamıştır ve sıcacık koltuğunda buz kesmişsindir adeta. Aradan henüz saniyeler geçmiştir ve birden o ambulanstaki kahredici acılı yaşamın senin başına gelmesinin de ne kadar yakın bir olasılık olduğunu düşünmüşsündür. Sen arabanda belki en görkemli sevişmeni hayal ederken aşkınla, o ambulansda başka bir büyük aşkın müridieşruhunun ellerini avucunun içine almış, tanrıya son yakarışlarını yapıyordur belki de. Ya da bir ana-baba evladını hayatta tutmak için çırpınıyorlardır. Kendi canlarıyla takas etmek için yalvarıyorlardır Azrail’e. Ya da bir dost, bir arkadaş ölüme uğurlanıyordur. İçin burkulur. Boğazına bir yumruk saplanır.Böyle acı bir yaşam deneyiminin kendi başına gelmemesi için dua edersin Tanrına. Ambulans hızla geçer yanından kısa saniyeler sonra.Kimbilir, belki zifiri bir karanlığadır yolculuğu ya da karanlığı yaracak bir ışığa doğru. Yeniden dönersin yaşamına. Ama bu defakara delikden yaptığın yolculuk seni aynı evren köşesine geri götüremez. Bir başka ruh halindesindir artık. Yorgun, şaşkın, kararsız. Yaşamı ve getirdiklerini takıp takmamayı sorgularken bulursun kendini.

Evet; insanoğlunun felsefe yapacak kadar zekaya evrimleştiği andan beri en merak ettiği sorudur nasıl yaşaması gerektiği.Cevabı da pek de bulunulabilmiş değildir ne yazık ki. Zaten kelebek kadar ömre sahipken daha da önemlidir bu sorunun cevabını bilebilmek. Oysa pek az kişi bulabilmiştir doğru cevabı.Pekçoğumuz ise her saniyesi değerli bir hazine olan yaşamımızı çöpe atmışızdır, hiç istemesek de. Çünkü ne yazık ki, yaşam denen muammada hüzünler sevinçlerden daha çok yer tutar. Mutsuzluklar ya da mutsuzluğa daha yakın renksiz ruh halleri de mutluluklardan daha çok yer tutar nedense. Mutlu, çoşkulu, içimizin kıpır kıpır olduğu o nadir zamanlarda da bulduğumuz bu çok güzel ve kıymetli şeyi kaybetme korkusu sarar tüm benliğimizi. Ya da bu kadar mutlu olmanın bir bedeli olacağını ve mutlaka karşılığında bir acı çekeceğimizi düşünürüz, o en mutlu anımızda bile.

Öyleyse ne yapmalı? Bence, önce teşhisi doğru koymalı insan. Kendini iyi tanımalı ve nelerin kendini mutlu edebileceğini iyi saptamalı. Ama insan bunları objektif olarak değerlendirebilecek olgunluğa gelene kadar kelebek kadar ömrümüzün büyük bir kısmı da geçiyor maalesef. Bunu ne kadar erken keşfedebiliyorsa insan, o kadar daha şanslı oluyor, yaşamının mutluluk dönemlerini çoğaltmada. Daha sonrası ise bunlara odaklı yaşamak ve işleri oluruna bırakmak. Çünkü en azından ölüm var oldukça bu dünyada sonsuz mutluluk yok. Sevdiklerimizin, kendimizin kaybı an meselesi.O zaman da şu akla gelebiliyor.Hiçdeğilse derin acılara gömülmemek için kaybetmekten korkacağımız hiçbir şey olmamalı yaşamımızda.Hiçbir kimseyi, hiçbir şeyi vazgeçilmez bir biçimde sevmemeli insan. Böylece derin acılardan kaçınabiliriz belki. Oysao zaman da mutluluğu hiç tadabilir mi insan?Doyasıya ve  kaybetmekten ölesiye korktuğu sevdikleri olmasa nasıl mutlu olabilir ki insan? Bir aşk yazımda şöyle demiştim. “Ne kadar büyük bir acı çektiren aşkın olmuşsa, o kadar mutluluk tatmışsındır bu dünyada. Çünkü aşk acısıyla güzel. Tıpkı gülün dikeniyle olduğu gibi”. Yaşam da dorukları ve dipleri ile güzel.Çoğu bir plato şeklinde geçen yaşamımızda dorukların sayısını ve yüksekliğini çoğaltmaktan başka çaremiz de yok.Diplerin sayısını ve derinliğini azaltmakla ilgiliolarak elimizden geleni yapmakla yetinmek, gerisini de oluruna bırakmaktan başka çaremiz de yok ne yazık ki!.

 

 

Paylaş

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.